14 Aralık 2024 Cumartesi

GAZETECİLİK HAK VE ÖZGÜRLÜKLER DEKLARASYONU

 Süleyman İrvan

Medya Dayanışma Grubu tarafından hazırlanan ve 6 Aralık 2024 tarihinde Ankara’da Gazeteciler Cemiyeti binasında düzenlenen tanıtım toplantısıyla ilan edilen Gazetecilik Hak ve Özgürlükler Deklarasyonu hakkında bir değerlendirme yapmak istiyorum.

Önce, Medya Dayanışma Grubu’nu tanıtacağım. Medya Dayanışma Grubu’nda Basın Konseyi, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Disk Basın İş, Gazeteciler Cemiyeti, Haber-Sen, İzmir Gazeteciler Cemiyeti, Parlamento Muhabirleri Derneği, Türkiye Gazeteciler Sendikası, Foto Muhabirleri Derneği, Türkiye Haber Kameramanları Derneği, Diplomasi Muhabirleri Derneği ve Ekonomi Muhabirleri Derneği yer alıyor.










Meslek örgütlerinin, gazetecilik mesleğinin sorunlarını tespit etmek ve çözüm önerileri geliştirmek üzere bir araya gelmeleri çok değerli. Bu bağlamda organizasyonu üstlenen Gazeteciler Cemiyeti yönetimini de kutlarım. Ben de 26-27 Nisan 2024 tarihinde Ankara’da düzenlenen “Gazeteciliğin Dönüşümü ve Arayışlar” başlıklı ilk toplantıya katılarak değerlendirmelerimi yapmıştım.


 









Deklarasyonda üç ana başlıkta sorunlara değiniliyor ve çözüm önerileri sunuluyor

Deklarasyon, "İfade ve Medya Özgürlüğü", "Dijitalleşme ve Fikri Haklar" ve "Çalışma Yaşamı" ana başlıklarında gazetecilerin sorunlarına çözüm önerileri getiriyor.

İfade ve Medya Özgürlüğü altında Basın Kanunu, Medya kuruluşlarının şeffaflığı, Devletin medya karşısında şeffaflığı, Erişim engellemeleri ve yayın yasakları, Medyanın özdenetimi, Terörle mücadele ve gazetecilik, Radyo Televizyon Üst Kurulu, Basın İlan Kurumu, Fotoğraf ve görüntü sınırlaması;

Dijitalleşme ve Fikri Haklar altında Telif hakkı, Dijital telif yasası, Adil dijital ortam, Yapay zekâ içerikleri, Ulusal Dijital Hafıza Merkezi, Kişilik hakları ve unutulma hakkı;

Çalışma Yaşamı altında Basın İş Kanunu, Çalışma koşulları, Serbest ve dijital gazetecilik, Sendika üyeliğini teşvik, Basın kartları olmak üzere tam 20 alt başlıklı çözüm önerileri yer alıyor.

Basın Kanunu güncellenmeli

Basın Kanunu’nun güncellenmesi gerektiğinin vurgulandığı deklarasyonda dikkate değer öneriler de yapılıyor. Avrupa Medya Özgürlüğü Yasası’na atıf yapılıyor ve Basın Kanunu hazırlanırken medya özgürlüğünü güvenceye alacak hükümler getirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Daha önce Avrupa Medya Özgürlüğü Yasası konusunda bir yazı yazmış ve yazının sonunda şunları söylemiştim: “Eğer AB üyesi olsaydık, bu yasa bizi de bağlayacaktı. Öte yandan, yasanın bir benzerinin Türkiye’de de yapılabilmesi için illaki AB üyesi olmamız gerekmiyor. Yeter ki niyet, özgürlükçü bir medya yasası yapmak olsun.”  

Basın Kanunu’nda ayrıca, gaze­tecinin haber kaynağını açıklamama hakkı ile ilgili hükme, “konusu suç oluştursa dahi” ibaresinin eklenmesi talep ediliyor. Açıkçası insan ticaretinin önlenmesi, cinayet failinin ortaya çıkarılması gibi kamu yararı olan konularda gazetecinin kolluk kuvvetlerine yardımcı olması gerektiğine inanıyorum. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesini de bu şekilde yorumlamak gerekir diye düşünüyorum.

Basın Kanunu’nda yer alan “Düzeltme ve Cevap Hakkı”nın kötüye kullanıldığı gerekçesiyle kriterlerin yeniden belirlenmesi gerektiği ifade ediliyor. “Mahkemeye metni düzelterek kabul etme yetkisi tanınmalı, düzeltme haber ya da yazıdaki konularla sınırlı olmalıdır” deniliyor. Bu meselenin tartışmaya açık olduğunu düşünüyorum. Olması gereken, asıl haberde suçlanan kişi ve kurumlara cevap hakkı tanınmasıdır. Eğer bu yapılmamışsa daha sonra kullanılacak cevap hakkının sınırlarını elbette suçlanan taraf belirleyecektir.

Medya patronları kamu ihalelerine girmemeli

Deklarasyonun önemli taleplerinden biri, medya kuruluşlarının sahiplik yapıları, kamudan aldıkları mali destekler ve özellikle de kamu kuruluşlarının verdikleri reklamlar bakımından şeffaf olmaları gerektiğidir. Örneğin resmi ilanlardan hangi medya kuruluşu ne kadar yararlanmaktadır? Deklarasyonda ayrıca medya patronlarının kamu ihalelerine girmemeleri gerektiğinin altı çiziliyor.

Gazetecilere akreditasyon uygulamaları kaldırılmalı

Akreditasyon sözcük anlamı olarak kriterlere uygunluğu ifade etmektedir. Örneğin, üniversitelerde programların belirlenen kriterlere uygun eğitim verip vermediklerinin belirlenmesi şeklindedir. Ancak gazetecilikte akreditasyon, yanlış uygulamalardan dolayı kötü bir şöhrete sahiptir. İstenmeyen/muhalif gazetecilerin kurumları ve kişileri takip etmelerinin, soru sormalarının engellenmesi şeklinde anlaşılmaktadır. Bu aslında düpedüz yok sayma girişimidir. Bu yönüyle uygulamalara son verilmesi gerekir. Nitekim deklarasyonda, “Cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere tüm kamu kuruluşlarının bilgilendirme toplantılarında akreditasyon uygulamaları kaldırılmalı, gazetecilerin kamu adına özgürce soru sormaları güvence altına alınmalıdır” denilmektedir.

Haberlere erişim engeli kararları medya özgürlüğüne zarar veriyor

Deklarasyonda yayın yasağı kararları ile erişim engelleme kararlarının kolayca verildiği ve bunun medya özgürlüğü ile halkın bilgi edinme hakkına zarar verdiği ifade ediliyor. Engelli Web tarafından yayımlanan 2023 Raporu’nda, “2014-2023 döneminde 43 bin 769 haber (URL adresi) erişime engellendi. 38 bin 145 haberinse kaldırıldığı, silindiği veya çıkarıldığı tespit edildi” deniliyor. Deklarasyonda da ifade edildiği gibi, haberlere erişim engeli, kabul edilebilir bir uygulama değil. Haber yanlışsa düzeltme yayımlanır.

Sansür yasası iptal edilmeli

Deklarasyonda, 2022 yılında çıkarılan, sansür yasası olarak adlandırdığımız “TCK 217A Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçunun Türk Ceza Kanunu’ndan çıkarılması gerektiği ifade ediliyor, bun yerine özdenetim mekanizmalarının güçlendirilmesinin dada doğru olduğu vurgulanıyor. Yazdığım bir yazıda bu madde kapsamında hakkında soruşturma açılan gazetecileri listelemiş ve en az 55 gazetecinin etkilendiğini belirtmiştim.

Terörle Mücadele Kanunu yeniden düzenlenmeli

Gazetecilik faaliyetlerini terörle ilişkilendiren 6. ve 7. maddelerin yeniden düzenlenmesi gerektiğinin ifade edildiği deklarasyonda, “Terörle mücadele davalarında haber ürünleri suç kanıtı kabul edile­rek gazeteciler ve gazetecilik faaliyet­leri yargılanamaz” deniliyor. Bu kanun kapsamında da çok sayıda gazetecinin yargılandığını biliyoruz. TMK, Türkiye’nin Avrupa Birliği ilişkilerini tıkayan yasalardan biri olarak görülüyor.   

RTÜK siyasi bir kurul olmaktan çıkarılmalı

RTÜK yasasının hazırlandığı dönemde akademisyenler olarak RTÜK üyelerinin seçim biçiminin sorunlu olduğunu ifade etmiştik ama etkili olamamıştık. Partilerin gösterdiği adayların seçimiyle oluşan bir kuruldan fazla bir şey beklememek gerekir. Mevcut yapısıyla RTÜK en partizan kurumlardan biri haline gelmiştir.

Basın İlan Kurumu’nun temel işlevi medyayı desteklemek olmalı

Deklarasyonda Basın İlan Kurumu’na ilişkin tespit ve öneriler de yer alıyor. Basın Ahlak Esasları’nın kaldırıl­ması Basın İlan Kurumu’nun (BİK) etik denetimde bulunmaması gerektiği ifade ediliyor. BİK’in “siyasi” bir kurum ol­maktan çıkarılması ve yönetiminde gazeteci üyelerin karar yeter sa­yısının üzerine çıkarılması gerektiği belirtiliyor. Deklarasyonda, “BİK’in temel işlevi denetleme yerine yönlendirme, gelişmeyi teşvik etme ve medyayı destekleme olmalı­dır” deniyor. Ayrıca, BİK’in yerel gazeteleri birleştirme baskısından vaz­geçmesi gerektiği vurgulanıyor.

Özel gazetecilik içerikleri fikir ve sanat eseri kapsamına alınmalı

Deklarasyondaki önemli taleplerden biri telif haklarıyla ilgili. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nda yeniden düzenleme yapılması ve gazete­cilerin ürettikleri köşe yazısı, röportaj, araştırma, özel haber, karika­tür, fotoğraf, video gibi gazetecilik içeriklerinin fikir ve sa­nat eseri kapsamına alınması gerektiği belirtiliyor.

Dijital platformlardan telif ücreti talep edilmeli

Deklarasyonda, Google, Amazon, Facebook, Twitter, Apple, Microsoft gibi küresel platformların, gazetecilerin ürettiği ha­ber, yazı ve fotoğraf içeriklerini ücret ödemeden kullanarak dijital reklam pazarından büyük kârlar elde ettikleri ifade ediliyor ve bu platformlarla görüşmeler yapılarak telif ücreti alınmasının sağlanması isteniyor. Bu konuda birçok ülke platformlarla anlaşmalar yapmış durumda. Ancak riskler de yok değil. Daha önce yazdığım bir yazıda risklere değinmiş ve şöyle demiştim: “Yapılacak anlaşmalar sonucu elde edilecek gelir özgün haberciliği teşvik edecek ve bağımsız gazeteciliği destekleyecek şekilde dağıtılmalı.” 

Gazetecilikte yapay zekâ kullanımıyla ilgili etik ilkeler geliştirilmeli   

Birçok meslekte olduğu gibi, gazetecilikte de yapay zekâ kullanımı artmış durumda. Bu olgun hareketle deklarasyonda dikkate değer öneriler yer alıyor. Elbette en önemlisi bu konuda etik ilkeler geliştirilmesi. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü bir çalışma yapmıştı, belki o çalışma örnek alınabilir.

Ulusal Dijital Hafıza Merkezi

Deklarasyonda, dijital ortamdaki tüm gazetecilik ürünlerinin gelecek kuşaklara aktarılmak üzere ‘Ulusal Dijital Hafıza Merkezi’nde korunması önerilmekte. Açıkçası binlerce haber sitesinin her gün yayımladığı milyonlara varan içeriklerin nasıl korunacağı cevaplanması gereken bir soru. Bunun yerine belki sadece arşivlemeye değer ve belli sayıda haber sitesinin içerikleri arşivlenebilir.

Unutulma hakkı ve kriterleri tanımlanmalı

İnternetle birlikte gündeme gelen unutulma hakkının tam olarak ne olduğu ve nasıl uygulanacağı tartışmalıdır. Bu konuda deklarasyonda, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararları ile Avrupa Parlamentosu Genel Veri Koruma Tüzüğü’ne  (2016/679) başvurulmasının daha doğru olduğu ifade ediliyor.

Basın İş Kanunu genel iş kanunu ile birleştirilmemeli

Siyasal iktidarın Basın İş Kanunu’nu genel iş kanunu içine almaya yönelik çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Deklarasyonda bu çalışmalara dikkat çekilmekte ve “Basın İş Kanunu, genel iş ka­nunu ile birleştirilmemeli, gazetecili­ğin meslek olarak özel niteliği korun­malı ve güncellenmelidir” denilmektedir.

TRT ve Anadolu Ajansı’nda editöryal bağımsızlık sağlanmalı

Deklarasyonda, bu önerinin hayata geçirilmesi için “liyakat esasına göre istihdam ve çalışma koşulları”nın oluşturulması gerektiği vurgulanmaktadır. Esasında editöryal bağımsızlık bütün medya kuruluşlarında sağlanabilmeli, editöryal bağımsızlığı zedeleyici pratikleri ortadan kaldıracak iş güvencesi gibi önlemler alınmalıdır.

Serbest gazeteciler de basın kartı alabilmeli

Mevcut durumda serbest gazetecilik yapanlar basın kartı alamıyor. Deklarasyonda bu soruna da değiniliyor. Serbest gazetecilik yapanların da basın kartı alabilmelerinin sağlanması isteniyor.

Gazetecilerin sendikalara üye olmaları teşvik edilmeli

Kanaatimce, sendikasızlaşmanın yaygınlaştığı medya sektöründe bu öneriyi hayata geçirmek kolay olmasa gerek. Mevcut durumda sendikalı gazeteci sayısı toplam gazeteci sayısının yüzde 10’u bile değil.  

Basın kartları basın meslek örgütleri tarafından verilmeli

Kart işlemleri İletişim Başkanlığı tarafından yürütülse bile kimlerin kart alacağına, içinde sadece gazetecilerin olduğu kurullar karar verebilmelidir. Deklarasyonda, “Gazetecilik mesleğinin ba­ğımsızlığını sağlamak üzere basın kartlarının gazetecilik meslek örgütleri tarafından verilebilmesi için yasal dü­zenleme yapılmalıdır” denilmekte.  

Bu önerilerin büyük çoğunluğu gerçekleştirilebilir öneriler. Yeter ki daha demokratik, daha özgür bir medya ve gazetecilik ortamı yaratma niyeti olsun.

Medya Dayanışma Grubu da yayımladığı deklarasyonun takipçisi olmalı, deklarasyonu medyada, iletişim fakültelerinde anlatmalıdır. Hatta sosyal medyada kampanyalar, etiket çalışmaları düzenlenmelidir. Benim katkım da bu yazı olsun.

5 Aralık 2024 Perşembe

BİR ARAŞTIRMACI GAZETECİLİK HABERİNİN DOĞRULARI VE YANLIŞLARI

Süleyman İrvan

Sızıntı gazeteciliği üzerine bir yazı yazmıştım 10 Temmuz 2024 tarihinde, Newslab Turkey isimli gazetecilik sitesinde. O yazımda önce sızıntı gazeteciliğiyle ünlenen Wikileaks kurucusu Julian Assange’ın gazetecilik anlayışına ve yayımladığı sızıntılara değinmiş, ardından da 2013 yılından sonra Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) tarafından haberleştirilen devasa ölçekli sızıntılardan söz etmiştim.

Araştırmacı Gazetecilik derslerimde sızıntı haberciliğini de anlattığım için, sözünü ettiğim kurumlara ve kişilere ilişkin haberler doğal olarak ilgimi çekiyor.

Bu yazıyı yazmamın nedeni, önce Fransa menşeli haber portalı Mediapart’ta yayımlanan, ardından Anadolu Ajansı tarafından servis edilen bir araştırma haberindeki iddialardır. Anadolu Ajansı haberinin başlığı şöyle: “Panama Belgelerini gündeme taşıyan araştırmacı gazetecilik kuruluşunun en büyük fon sağlayıcısı ABD”.

Mediapart’ta yayımlanan özgün araştırma haberinde iki imza var: Yann Philippin ve Stefan Candea. Haberin yayımlanmasından sonra hedefteki araştırmacı gazetecilik kuruluşu OCCRP (Organized Crime and Corruption Reporting Project / Organize Suç ve Yolsuzlukları Haberleştirme Projesi) bir cevap yayımladı ve Mediapart’ın gerçekleri çarpıttığını iddia etti. Açıklamada, haberi yapanlardan birinin (Stefan Candea) OCCRP ağının eski bir üyesi olduğu da ifade ediliyordu. Bir tür intikam alma gibi anlaşılabilecek bu iddianın üzerinde durmadan diğer iddialara geçelim.

İddia: OCCRP Amerikan hükümeti tarafından fonlanıyor

Konuyla ilgili olarak özellikle iktidar medyasında yayımlanan haberlerin tamamında bu iddia başlığa çıkarılmış durumda:

“Gazetecilik tarihinin en büyük kumpası: Altı kıtada faaliyet gösteren OCCRP ile ABD'nin gizli bağlantıları ortaya çıktı” (Yeni Şafak)

“Bağımsız' gazetecileri ABD fonlamış” (Yirmidört TV)

“Skandal ortaya çıktı! Amerikan fonlarıyla küresel gazetecilik!” (Milliyet)

“Panama Papers siparişini ABD vermiş” (Hilal Kaplan / Sabah)

“Bağımsız' denetleme kurumu, ABD fonlaması çıktı!” (Yeni Akit)

Peki bu iddia doğru mu ve eğer doğruysa bir araştırmacı gazetecilik kuruluşunun ABD tarafından fonlanması etik mi?

OCCRP’nin web sayfasında fon desteği sağlayan kurumların listesi var ve evet fon sağlayıcılar arasında ABD Dışişleri Bakanlığı ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) da var. Haberlerde olmayanları da ben ekleyeyim: Fransa Avrupa ve Dışişleri Bakanlığı, Birleşik Krallık Dışişleri, Milletler Topluluğu ve Kalkınma Ofisi, İsveç Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı. Bunların tamamı da devletlerin resmî kurumları. Elbette resmî olmayan fon sağlayıcı kurumlar da var listede: Ford Vakfı, Açık Toplum Vakfı gibi. Fon desteği sağlayan vakıflara da dikkat etmek lazım ama resmî kurumlar tarafından sağlanan fonlar bana göre etik açıdan çok sorunlu. 

Medya kuruluşlarının devlet kurumlarından fon alması iki açıdan sorunlu. Birincisi, devletler genelde uluslararası çıkarlarını ilerletmek ya da başka ülkelerin iç işlerine müdahale etmek için fonladıkları medya kuruluşlarını kullanabiliyorlar. ABD’nin böyle kötü bir sicili var zaten. İkincisi, fonların çıkar çatışmasına yol açıyor olması. Fonlanan medya kuruluşlarının fonlayan ülkelere ilişkin eleştirel haberler yapmasını beklemek abesle iştigal. Araştırmacı gazetecilik yapma iddiasını taşıyan bir kuruluşun kimlerden fon aldığına dikkat etmesi lazım. Kısaca söylemek gerekirse, OCCRP’nin fon politikası çok yanlış ve elbette eleştiriyi hak ediyor.

İddia: Panama Belgelerini OCCRP gündeme taşıdı

Araştırma haberinin ikinci iddiası, sadece Panama Belgelerini değil, diğer büyük sızıntıları da OCCRP’nin gündeme taşıdığı şeklinde. Nitekim AA haberinde şöyle denilmiş: “Panama Belgeleri, Pandora Belgeleri, Pegasus Projesi gibi geniş çaplı belge veri sızıntıları üzerine kurulan son yılların en büyük araştırmacı gazetecilik projelerini başlatan ve yürüten OCCRP'nin 100'den fazla gazetecilik ödülü bulunuyor.”

Peki bu doğru mu? Değil. Çünkü örneğin Panama Belgeleri konulu haberleri Türkiye’de o dönem Cumhuriyet gazetesi muhabiri olan Pelin Ünker yaptı. 4 Nisan 2016 tarihinde, “Panama belgeleri... İşte dünyanın kirli çamaşırları... Türkiye'den 101 şirket” başlıklı ilk haberde belgelerin kime sızdırıldığı bilgisi yer alıyor ve bu haberlerin hiçbirinde OCCRP’nin adı geçmiyor: “Panama merkezli hukuk firması Mossack Fonseca’ya ait 11.5 milyon belge ‘Panama kağıtları’ adıyla Alman ‘Süddeutsche Zeitung’ gazetesine servis edildi. Alman ‘Süddeutsche Zeitung’ gazetesi tarafından elde edilen belgelerin ilk kısmı, Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) tarafından, 80 ülkeden gazetecilerle paylaşıldı.” 

Ben de kendi yazımda sızdırılma biçimini şöyle açıklamıştım: “Panama merkezli hukuk firması Mossack Fonseca’ya ait 11,5 milyon belge Alman Süddeutsche Zeitung gazetesine sızdırılmıştı. Gazete bu belgelerin altından tek başına kalkamayacağını görünce Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) ile paylaştı. Konsorsiyum’da yer alan 80 ülkeden araştırmacı gazeteci belgeleri incelemeye başladı. İlk haberler 2016 yılında yayımlandı. Konsorsiyum’da Cumhuriyet gazetesinden Pelin Ünker de yer alıyordu. Belgeler, zenginlerin vergiden kaçınmak için vergi cennetlerinde firmalar kurduklarını gösteriyordu.”

Yani belgeler OCCRP’ye değil, ICIJ’e sızdırılmıştı. Doğrusu buydu. OCCRP, Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’nun (ICIJ) medya partnerlerinden sadece birisi. Bunu web sayfalarında görebiliyoruz. Bu sayfada yer alan listeye göre Konsorsiyum’un tam 129 medya partneri var. Listede yer alanlardan bazıları şöyle: New York Times, Guardian, Le Monde, Washington Post, Toronto Star, The Asahi Shimbun, Süddeutsche Zeitung, La Nación. Elbette Panama Belgelerini OCCRP muhabirleri de haberleştirmişti.

Aslında Anadolu Ajansı kendi arşivine baksaydı, 5 Nisan 2016 tarihli haberinde belgelerin nasıl sızdırıldığına ilişkin infografik haberini görebilirdi. Belki de görmek istemediler! 9 Mayıs 2016 tarihli ve “Panama belgelerinde ikinci perde” başlıklı habere de bakabilirlerdi.

2016 yılında Bahama Belgeleri, 2017 yılında Cennet Belgeleri ve 2021 yılında Pandora Belgeleri de hep aynı yoldan sızdırıldı. Belgeler önce Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung‘a, oradan da Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu’na sızdırıldı. Bütün bu sızıntılara ilişkin detaylar daha önce yazdığım yazıda yer alıyor.

Manipülatif haberin hedefi ne?

Mediapart’ın ve Anadolu Ajansı’nın haberlerinin Panama Belgeleri ile diğer sızıntı haberlerinin başlatıcısı ve yürütücüsü olarak OCCRP’yi göstermesinin neden doğru olmadığını yukarıda izah ettik. Peki bunun ispatlanması bu kadar kolay iken bu yanlışı neden yapıyorlar? Acaba Panama Belgeleri gibi, hükümetleri zor durumda bırakan sızıntıları değersizleştirmek olabilir mi asıl neden? Bu listelerde adı geçen binlerce iş insanının, medya şöhretinin, futbolcuların nasıl vergiden kaçınmak için vergi cennetlerinde şirketler kurduklarına ilişkin haberleri unutturmak olabilir mi?

Son sözümüz şu olsun. Son yıllarda Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Örgütü (ICIJ) çok önemli haberlere imza attı ve özellikle vergi cennetlerinde döndürülen dolapları gün yüzüne çıkardı. Gönül isterdi ki bu Konsorsiyum’un medya partnerleri arasında Türkiye’den de birçok medya kuruluşu ile birçok araştırmacı gazeteci yer alsın. Bizim asıl hayıflanmamız gereken konu budur.     

DEZENFORMASYONLA MÜCADELE YASASINDAN ETKİLENEN GAZETECİ SAYISI GİDEREK ARTIYOR

Süleyman İrvan 13 Ekim 2022 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan “ Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ” is...