9 Ağustos 2020 Pazar

SOSYAL MEDYA YASASI: BİZİ NE BEKLİYOR?

Kamuoyunda sosyal medya yasası olarak bilinen, "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" 29 Temmuz'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde onaylanarak kabul edildi ve 31 Temmuz 2020 tarihinde de Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Peki neden bu yasaya gerek duyuldu? 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni doğum yapan kızı Esra Albayrak'a yapılan cinsiyetçi saldırılara tepki göstererek, "Yalanın, iftiranın, kişilik haklarına saldırının alıp başını gittiği bu mecraların bir düzene sokulması şart" diyerek sosyal medya düzenlemesinin işaretini verdi. Erdoğan, 1 Temmuz tarihli konuşmasında "Bu millete, ülkeye bu tür mecralar yakışmıyor. Bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz" şeklinde konuşarak, acaba sosyal medya mecraları kapatılacak mı şeklinde tartışmalara da yol açtı. Aslında yakın geçmişte de sosyal medyaya çekidüzen verileceği meselesi birkaç defa değişik vesilelerle gündeme gelmiş, ancak bir adım atılmamıştı.

Yasanın amacı ne?

21 Temmuz'da, Ak Parti ve MHP milletvekillerinin imzasını taşıyan kanun teklifi Meclis'e sunuldu. AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin yaptığı açıklamada, "Bu düzenlemeyi yaparken birinci önceliğimiz özgürlükler. Biz inanıyoruz ki hukukun olmadığı bir yerde gerçek manada özgürlüklerin var olması mümkün değil" dedi. Zengin, her ülkenin kendi hukukunda sosyal medya ile ilgili yeni düzenlemeler yaptığını dile getirdi. Özlem Zengin konuşmasında iki temel soruna işaret etti: "Mali konularda muhatap bulunamayışı…ve bireysel olarak hakların ihlali karşısında hukukun yeterli yaptırımı ortaya koyamaması."

İktidarı destekleyen medyada yasa teklifi övgülerle birinci sayfalara taşındı: "Sosyal medyaya Batlı ayar" (Akşam); "Sosyal teröre sıkı kontrol" (Türkiye); Sosyal medyaya çekidüzen: Küfre son vereceğiz" (Milat); "Sosyal medya terörü bitecek" (Yeni Şafak). 

Tabii bu yasanın bir benzerinin herhangi bir Batılı ülkede olmadığını söylememe gerek yok. Örnek olan gösterilen Almanya düzenlemesi hakkında BBC Türkçe'de yayımlanan habere bakılabilir. Özlem Zengin’in konuşmasında da şöyle bir ifade var: “Sosyal medya ile alakalı hukuk düzenlemeleri henüz standart bir hale gelmedi. Uluslararası hukukun tamamen gündemine girmedi. Belki de olması gereken şey, Türkiye'nin de öncülük edeceği çalışma, uluslararası hukuk anlamında yerleşik bir içtihadın, mevzuatın oluşmasına öncülük etmek.”


Yasa teklifi ufak tefek değişikliklerle 29 Temmuz'da kabul edildi ve 31 Temmuz'da da Resmi Gazete'de yayımlandı. Yasanın görünen hedeflerini alt alta yazalım:

1. Türkiye'de günlük erişimi 1 milyondan fazla olan sosyal ağ sağlayıcıları (sosyal medya mecraları) Türkiye'de temsilci bulunduracak. Eğer sosyal medya mecrası temsilci bulundurmak istemezse beş aşamalı yaptırım öngörülmekte: Birinci aşamada, sosyal medya kuruluşu 30 gün içinde temsilci atamazsa 10 milyon lira para cezası; ikinci aşamada, ikinci 30 gün içinde yine temsilci atamazsa 30 milyon lira para cezası; üçüncü aşamada, üçüncü 30 günde yine atama yapılmazsa sosyal medyaya reklam yasağı; dördüncü aşamada, 3 ay süresince reklam yasağı uygulanmasına rağmen yine temsilci atamazsa bant genişliği yüzde 50 daraltılacak yani sosyal medya mecrasına giriş zorlaşacak; son aşamada, bir ay bu şekilde uygulama yapıldığı halde yine atama yapılmazsa bant genişliği yüzde 90 oranında daraltılacak, yani sosyal medya mecrasına erişim engellenmeyecek ama giriş imkânsız hale gelecek. 

DW Türkçe’ye konuşan Alternatif Bilişim Derneği Başkanı Avukat Faruk Çayır da, bilişim konularında uzman Prof. Dr. Yaman Akdeniz de twitter yönetiminin Türkiye'de temsilcilik açmayı kabul etmeyeceğini ifade ediyor. Habertürk'ten Muharrem Sarıkaya da 29 Temmuz tarihli yazısında AK Parti Grup Başkan Vekili Prof. Dr. Naci Bostancı ile görüştüğünü, twittter dışındaki sosyal medya mecraları açısından bir sorun olmadığını ifade ettiğini aktarıyor: "Ağırlıklı olarak Türkiye'de temsilci bulundurmayı kabul ettiler. Bir tek twitter’dan henüz cevap gelmedi, onda da önemli bir sorun görmüyoruz...Bizim temel derdimiz bu ülkede yaşayan insanlarla sosyal medya platformları arasında hukuka tekabül eden düzgün bir ilişki kurulması. Buranın, aklına esenin kullandığı bir alan olmaktan çıkarılması. Onun için iyi bir ilişki kurulması lazım. Sosyal medya platformları da temelde itiraz etmiyorlar. Birtakım değerlendirmeler olabilir. Ama nihai olarak hepsinin gelmesine ilişkin bir problem görmüyoruz. Yürürlük tarihi 1 Ekim olduğu için o tarihe kadar zaten bir uzlaşı sağlanır. Bir sorun da görünmüyor. Dünyadaki bütün ülkeler de zaten sosyal medya platformları ile ilgili hukuki zeminini hazırlıyor. Muradımız bir muhataplık ilişkisinin kurulması. Bu ülkenin hukuki çerçevesi içinde, bu ülkenin insanlarının haklarının kullanılması. Görüşmeler sonucunda hepsinin temsilci getirmesini bekliyoruz. Önemli bir problem görmüyoruz."

2. Sosyal medya mecrasında kişilik haklarının ihlâl edildiğini iddia eden gerçek ve tüzel kişiler bu temsilciye doğrudan başvurabilecek ve bu içeriklerin kaldırılmasını isteyebilecek. Sosyal medya mecrası bu talebe 48 saat içinde olumlu ya da olumsuz cevap vermek zorunda. Kuşkusuz hakaret, küfür, iftira gibi içeriklerin kaldırılmasına kimsenin itiraz edeceği yok. Peki sıkıntı nerede? Sıkıntı, yeni düzenlemeyle birlikte, neredeyse tüm ihlal başvurularını otomatiğe bağlamış durumdaki sulh ceza hakimlikleri kararlarının sosyal medya mecralarına dayatılacak olmasında yatıyor. Türkiye’de yargı bağımsızlığına yönelik kuşkuları da unutmamak lazım.  

Mevcut uygulamada bazı sosyal medya mecraları kendilerine yapılan içerik engelleme taleplerini kısmen de olsa yerine getiriyor. Twitter'ın yayımladığı en son şeffaflık raporuna bakalım. Ocak-Haziran 2019'u kapsayan rapora göre, en fazla içerik engelleme talebi 6073 talep ile Türkiye'den gitmiş. Türkiye'yi 5144 talep ile Japonya, 3810 talep ile Rusya izlemiş. Toplam içerik engelleme taleplerinin yüzde 80'i bu üç ülkeden gitmiş. Twitter şeffaflık raporunda dikkat çekici bir paragraf da yer alıyor: "Twitter, Türkiye'nin onaylanmış gazeteciler ve haber kaynakları ile ilgili mahkeme kararlarına karşı yasal itirazlarda bulunmuş ve bu kararların basın özgürlüğünün korunmasına aykırı olabileceğini savunmuştur. Bu raporlama döneminde söz konusu itirazların hiçbiri başarılı olmamıştır." Demek ki mesele sadece hakaret vs. değil, haber/bilgi amaçlı tweetler de engellenmek istenebiliyor. Twitter mevcut politikasında bu taleplerin çoğuna direnmiş ve taleplerin sadece yüzde 5'ini karşılamış görünüyor. Yeni durumda, ya Türkiye’de temsilcilik açıp yargı kararlarını uygulayacak ya da temsilcilik açmayı kabul etmeyip verilecek cezaları göze alacak.

Türkiye ve içerik engellemeleri 

İfade Özgürlüğü Derneği adına Yaman Akdeniz ve Ozan Güven tarafından hazırlanan Engelli Web 2019 raporuna dönüp dönüp bakmak gerekiyor. Hatta indirip bakmak gerekiyor, ne olur ne olmaz diye! Rapora göre, 2019 yılı sonuna kadar toplam 408 bin 494 alan adı ve web sitesi engellenmiş. En fazla engellemenin 2017 ve 2018 yıllarında olduğu gözüküyor.

Bir başka tablo daha verelim. 5651 sayılı kanunun 8/A maddesine göre zaten halihazırda sosyal medya mecralarında paylaşılan içerikler engellenebiliyor. Aşağıdaki tablo, 2019 yılında sosyal medya mecralarından yapılan içerik engellemelerini gösteriyor.  

Son yıllarda sıklıkla, üstelik kamu yararı tartışmasız olan haberlere bile anlaşılmaz gerekçelerle erişim engelleme kararları veriliyor. Sadece bir örnek vereyim.  

Eski Kırklareli Valisi Orhan Çiftçi'nin, eski sevgilisini ormana götürüp darp ettiği şeklindeki haberlere erişim engeli getirilmişti meselâ. CNN Türk'ün twitter hesabında yayımlanan aşağıdaki video halen izlenebiliyor, ama habere tıkladığınızda haberin sayfadan kaldırılmış olduğunu görüyorsunuz. 

Aşağıdaki tabloda 2019 yılında engellenen ve silinen haber sayıları var. Engelli Web raporuna göre 2019 yılında tam 5 bin 599 habere erişim engellenmiş. Şimdi yeni yasayla birlikte erişim engeli verilen haberlerin sosyal medya hesaplarındaki görünürlükleri de engellenmiş olacak.

 

Unutulma hakkı mı, eleştirel içerikten kurtulma imkânı mı? 

Yeni yasa değişikliğinin "unutulma hakkı" konusunda da yurttaşlara yeni bir imkân sağladığı ifade ediliyor. 5651 sayılı yasanın 9. maddesine eklenen 10. fıkra da unutulma hakkı olarak sunuluyor: "İnternet ortamında yapılan yayın içeriği nedeniyle kişilik hakları ihlal edilenlerin talep etmesi durumunda hâkim tarafından, başvuranın adının bu madde kapsamındaki karara konu internet adresleri ile ilişkilendirilmemesine karar verilebilir. Kararda, Birlik tarafından hangi arama motorlarına bildirim yapılacağı gösterilir.”

Açıkçası “unutulma hakkı”nın tanımının ne olduğu konusunda Anayasa Mahkemesi kararına bakılabilir. AYM, Yargıtay’ın 2015 yılında verdiği karara atıfla "unutulma hakkı"nı şöyle tanımlamaktadır: “Unutulma hakkı; üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir.” 

Hürriyet gazetesinin silmeyi unuttuğu (!) yazılardan birinde eski Hürriyet okur temsilcisi Faruk Bildirici, Anayasa Mahkemesi kararına atıf yaparak şunları yazmıştı: "Görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi bu kararıyla 'Unutulma hakkı' konusunda beş temel kriter getiriyor: Haber değeri, güncellik, kamu yararı, tarihi/bilimsel nitelik ve siyasi/medyatik/ünlü kişilik. Mahkemeler, artık 'Unutulma hakkı' gerekçesiyle yayından kaldırma isteklerini değerlendirirken bu kriterleri dikkate alacak. Ama tabii internette yayından kaldırma isteklerini dijital arşivden tümüyle silme anlamında uygulamayacak." Anayasa Mahkemesi'nin konuyla ilgili karar metnine de şu linkten ulaşabilirsiniz. 

Yukarıda alıntı yaptığım yeni yasa maddesi “unutulma hakkı”nı değil, “eleştirel içerikten kurtulma imkânı”nı tanımlıyor daha çok.   

Kendi okur temsilcisini sansürleyen gazete sosyal medya sansürüne karşı çıkar mı?

Bu yazıyı yazarken Hürriyet gazetesinin eski okur temsilcisi Faruk Bildirici'nin neredeyse tüm yazılarını engellediğini de öğrenmiş oldum. Oysa Faruk Bildirici'nin gazetecilik etiği açısından son derece önemli yazıları vardı, iletişim öğrencilerinin yararlandığı. Haliyle kendi okur temsilcisinin yazılarını sansürleyen bir gazeteden sosyal medya sansürünü dert etmesini beklemek de saçma olurdu sanırım. Neyse ki Faruk Bildirici, başını gelebilecekleri öngörerek ihtiyatlı davranmış ve tüm yazılarını farukbildirici.com sitesine yüklemiş.

Sorunlu bir süreç başlıyor

Artık yasa çıktı ve Ekim ayından itibaren yürürlüğe girecek. Neler yaşanacağını Ekim ayından sonraki aylarda göreceğiz. Ben tam bu yazıyı yazarken Agos gazetesinin Prof. Dr. Yaman Akdeniz'le yaptığı röportajı gördüm. Sosyal medya platformlarının bu yasayla birlikte ne tür zorluklar yaşayacağı şeklindeki soruya şu karşılığı veriyor Prof. Yaman Akdeniz: "Türkiye’de ofis açsalar da açmasalar da bundan sonraki süreçte sosyal medya platformlarının Türkiye ile ilişkilerinin sorunlu olacağını söylemek mümkün. Eğer gelirlerse Türk yargı sisteminin bir parçası olacaklar ve yeni düzeni kabul etmek zorunda kalacaklar. Eğer gelmezlerse, Nisan 2021’den itibaren bu platformlarının internet bant ağlarını devlet daraltmaya ve bu platformları kullanılmaz hale getirmeye başlayacak. Bu şartlar altında Türkiye’ye gelmemeleri herkes için en hayırlısı olur." 

Açıkçası bunun iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum. Yakın geçmişte Youtube birkaç defa mahkeme kararlarıyla engellenmişti. Mevcut durumda Youtube'un engellenmesi demek, bu platformdan yayın yapan onlarca kanalın kapanması ve çalışanların işsiz kalması demek, işin o boyutunu da düşünmek lazım. 

Bence sosyal medya platformları Türk kullanıcıları da düşünerek Türkiye'de ofis açmalı ve içerik kaldırma taleplerini basın ve ifade özgürlüğü temelinde inceleyecek iyi bir hukukçu kadrosuyla birlikte hareket etmelidir. Tabii eğer Türk demokrasisine ufacık da olsa katkı koymayı düşünüyorlarsa. Bu saatten sonra yapılacak en doğru şey, kamu yararı içeren haberlere ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilmesi gereken sosyal medya paylaşımlarına ilişkin engelleme / içerik kaldırma taleplerini toplumla paylaşarak mücadele etmek ve kamuoyu oluşturmak olmalıdır. Restleşme en çok da sosyal medya kullanıcılarına zarar verecektir. Kanaatim bu yöndedir.  

NOT: Yazıdaki tablolar Engelli Web 2019 isimli çalışmadan alınmıştır.

 




 


  







8 Ağustos 2020 Cumartesi

TWITTER'IN DEVLETLERE BAĞLI MEDYA KURULUŞLARINI ETİKETLEME POLİTİKASI ÜZERİNE

Twitter'ın 6 Ağustos Perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi olan ABD, Çin, Rusya, İngiltere ve Fransa'da devlete bağlı medya kuruluşlarını "state affiliated media" şeklinde etiketleyeceğini duyurmasından sonra bu uygulamayı sadece Çin ve Rus medyası için sınırlandırması haliyle tartışma yarattı. 

Ben açıkçası twitter'ın bu politikasından Mehmet Şafak Sarı'nın paylaşımları vesilesiyle haberdar oldum ve uygulamanın sadece Rusya ve Çin medyasıyla sınırlı tutulmasını eleştirdim, yanlış bulduğumu söyledim. Telefonla arayarak görüş isteyen Aydınlık muhabiri Burak Demirbaş'ın sorularını da cevapladım

Bu yazıda bu konuyu biraz daha ayrıntılı yazmak ve twitter'ın mevcut uygulamasını neden yanlış bulduğumu açıklamak istiyorum.

Twitter ne diyor?

Twitter hesabından paylaşılan açıklamada etiketlenecek medya kuruluşlarının nasıl tanımlandığına bakalım önce:

Orijinal metin şu:

"State-affiliated media is defined as outlets where the state exercises control over editorial content through financial resources, direct or indirect political pressures, and/or control over production and distribution. Unlike independent media, state-affiliated media frequently use their news coverage as a means to advance a political agenda. We believe that people have the right to know when a media account is affiliated directly or indirectly with a state actor. State-financed media organizations with editorial independence, like the BBC in the UK or NPR in the US for example, will not be labeled."

Türkçesi de aşağıdaki şekilde:

"Devlete bağlı medya, devletin editoryal içerik üzerinde mali kaynaklar, doğrudan veya dolaylı siyasi baskılar ve/ya üretim ve dağıtım üzerinde denetim uyguladığı yayınlar olarak tanımlanmaktadır. Bağımsız medyanın aksine, devlete bağlı medya haberlerini sıklıkla siyasal bir gündemi ilerletme aracı olarak kullanmaktadır. İnsanların bir medya kuruluşuna ait hesabının bir devlete doğrudan veya dolaylı olarak bağlı olduğunu bilme hakkına sahip olduklarına inanıyoruz. Birleşik Krallık'taki BBC veya ABD'deki NPR gibi devlet tarafından finanse edilen ancak editoryal bağımsızlığa sahip olan medya kuruluşları  etiketlenmeyecektir."  

ABD, Britanya ve Fransa devlet medyası neden istisna?

Twitter açıklamasındaki anahtar terim "editöryal bağımsızlık" kavramı. Aslında sorun tam da bu kavramda yatıyor. çünkü her ne kadar editöryal bağımsızlık çok önemli bir gazetecilik kavramıysa da uygulamada editöryal bağımsızlığı kanıtlayabilmenin olanağı yok. 

Batı devlet medyası içinde editöryal bağımsızlık açısından örnek gösterilen BBC'yi ele alalım. Kuşkusuz BBC birçok açıdan örnek gösterilen bir kamu hizmeti yayın kuruluşu. Hatta en önemli örnektir de diyebilirim. Peki tam anlamıyla editöryal bağımsızlığa sahip olduğu söylenebilir mi? BBC tarihi hakkında yapılan akademik yayınlar BBC'nin özellikle dış yayınlarda İngiliz devlet çıkarları doğrultusunda yayınlar yaptığını ortaya koyuyor. 1956'daki Süveyş Krizi'ni ya da 1982'deki Falkland Savaşı'nı örnek gösterebilirdim ama çok geriye gitmeye gerek yok. 2003 yılındaki Irak işgali sırasında BBC televizyonunun en savaş yanlısı yayınlar yapan ve İngiliz-Amerikan çıkarlarını savunan kanal olduğunu ben söylemiyorum, bu konuda araştırma yapan Cardiff Üniversitesi araştırmacıları söylüyor: "Far from revealing an anti-war BBC, our findings tend to give credence to those who criticised the BBC for being too sympathetic to the government's pro-war stance." Bulgularımız BBC'nin hükümetin savaş yanlısı duruşuna aşırı sempatik davrandığını gösteriyor diyor. Daha ne desin? İktidarın borazanlığını yapıyor mu desin?  

Peki ya doğrudan doğruya ABD Federal Hükümeti tarafından kurulan ve finanse edilen U.S. Agency for Global Media (Amerikan Küresel Medya Ajansı) bünyesinde faaliyet gösteren yayın kuruluşlarına ne demeli?  Voice of America (Amerika'nın Sesi), Radio Free Europe / Radio Liberty (Özgür Avrupa Radyosu), Radio and Television Marti (Küba'ya yönelik yayın yapıyor), Radio Free Asia (Özgür Asya Radyosu), Middle East Broadcasting Networks (Orta Doğu'yu da ihmal etmemişler haliyle). Merak edenler ayrıntılara şu linkten bakabilir. Açıkçası bu ajansın bünyesindeki radyo, televizyon ve medya sitelerinin Rus ya da Çin devlet medyasından hiçbir farkları yok. Türk okurlar açısından Sputnik Türkiye Amerika'nın Sesi'nden daha güvenilir bile gelebilir. Neden? Çünkü medya sitesinin adı bile Türk okurların kuşkuyla yaklaşması için yeterlidir. 

France 24 kanalı için ne demeli? 

Kendisini "uluslararası yayın yapan Fransız devlet kanalı" olarak tanımlayan France 24, 2008 yılından beri farklı dillerde yayınlarını sürdürüyor. Mevcut haliyle Amerika'nın Sesi'nden, Russia Today'den hiçbir farkı yok. Ama twitter France 24'ü de "state-affiliated" olarak işaretlemedi. 

Asıl amaç ne?

Eğer twitter yaptığı açıklamada iddia ettiği gibi, twitter kullanıcılarının kendilerine haber sunan medya kuruluşlarının doğrudan veya dolaylı biçimde devletlerle bağlantılı olup olmadıklarını bilme hakları vardır diyorsa bu politikasını objektif ve adil biçimde uygulamalı, medya kuruluşları arasında ayrım yapmamalıdır. Tabii asıl amaç twitter kullanıcılarını medya sahiplik yapıları konusunda uyarmak ise. 

Aydınlık gazetesine de ifade ettiğim gibi, kullanıcıların kendilerine haber veren medya kuruluşlarının hangi devletler tarafından finanse edildiğini bilmeleri iyidir. Hatta twitter bu uygulamayı sadece beş devletle sınırlamamalı, tüm dünyadaki twitter kullanıcılarını da düşünerek tüm devletlere bağlı medya kuruluşlarını etiketlemelidir. Belki bir sonraki adımda ticari medya kuruluşlarının sahiplik yapılarını da açıklamaya başlar, kim bilir?

 
 

 

20 Eylül 2019 Cuma

İNTERNET YAYINLARINA RTÜK DENETİMİ

"Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik" 1 Ağustos 2019 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Her ne kadar bazı yazı ve haberlerde sanki beklenmedik bir şeymiş gibi sunulduysa da, bekleniyordu ve illa ki yayımlanarak yürürlüğe girecekti.

Yönetmelik süreci

İlk olarak 21 Mart 2018 tarihinde kabul edilen 7103 sayılı "Vergi Kanunları İle Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"un 82. maddesinde RTÜK Kanunu'na "yayın hizmetlerinin internet ortamından sunumu" başlığıyla 29A maddesi eklendi. Maddenin son fıkrasında (5) yönetmelik çıkarılacağı zaten belirtilmişti: "İnternet ortamından radyo, televizyon ve isteğe bağlı yayın hizmetlerinin sunumuna, bu hizmetlerin iletimine, internet ortamından medya hizmet sağlayıcılara yayın lisansı, platform işletmecilerine de yayın iletim yetkisi verilmesine, söz konusu yayınların denetlenmesine ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, Üst Kurul ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu tarafından bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren altı ay içerisinde müştereken çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir.”

İkinci adım olarak, 27 Eylül 2018 tarihinde "Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamından Sunumu Hakkında Yönetmelik Taslağı" yayımlandı. Taslak yayımlanır yayımlanmaz bu blogda "İnternet Yayınlarında Denetim" başlıklı bir değerlendirme yazısı yayımlamıştım ben de.

Artık yönetmelik yayımlanarak yürülüğe girince ilk olarak taslakla yayımlanan nihai metin arasında bir fark var mı diye baktım. Ben bir iki önemsiz değişiklik dışında bir fark göremedim. Madem hiçbir eleştiri dikkate alınmayacaktı, o halde neden 10 ay beklendi, belli değil.

Yönetmeliğe eleştiriler

Yönetmelik yayımlanır yayımlanmaz eleştiriler de başladı haklı olarak. RTÜK'ün yeni üyesi Faruk Bildirici önce twitter hesabından itirazlarını yazdı. İlk tvitinde dijital ortamlardan bağımsız habercilik yapan sitelerin yönetmelik kapsamına girmediği kanısında olduğunu ifade etti.  İkinci tivitinde isteğe bağlı yayın yapan platformlara RTÜK yasasındaki yayın ilkelerine uyma zorunluluğu getirilmesinin yanlış olduğunu belirtti. Blogunda yayımladığı "Yeni düzenleme hangi yayınları kapsıyor?" başlıklı yazısında ise yönetmeliğin "İnternet ortamındaki değişik mecralarda günlük ve düzenli bir program akış çizelgesi ile yayın yapmayanları kapsamadığı" görüşünü ifade etti. Evet yönetmeliğin 4. maddesindeki tanımlar kısmında internet radyo yayını ve internet televizyon yayını ayrı ayrı tanımlanıyor. Programların "bir yayın akış çizelgesine dayalı olarak izlenebilmesi" söz konusu ise, yönetmelik kapsamına giriyor.

Bu tanıma göre,  her sabah saat 9'da yaptığı programı Youtube, Periscope, Soundcloud ve iTunes üzerinden yayımlayan gazeteci Ünsal Ünlü'nün günlük yayın akış çizelgesi yok, dolayısıyla yayın lisansı da alması gerekmiyor. Bu benim yorumum tabii ki, ancak Ünsal Ünlü böyle düşünmüyor. 2 Ağustos sabahı yaptığı yayında kendi yayının da tarife uyduğunu ifade etti: "Ne diyor burada, yayın akışı çizelgen olacak diyor, düzenli radyo, televizyon yayını yapacaksın... Çok özür dilerim ama ben 4 seneden beri her sabah saat 9'da teker döndürüyorum burada. Ben düzenli değil miyim? Ne yapacağız şimdi?...Bakın burada tamamen Radyo Televizyon Üst Kurulu eliyle bir tek kişinin 2 dudağının arasına bırakılıyor Türkiye'de internet üzerinden yapılacak her türlü yayın."   Kendisini "Başta gazeteciler olmak üzere, Periscope ve sosyal medyanın sunduğu diğer imkânları kullanan, kullanmak isteyenler için ortak bir mecra olmayı hedefliyor" şeklinde tanımlayan Medyascope TV bir yayın akış çizelgesine sahip olduğu için lisans almak zorunda kalacak. Bu durumdaki bağımsız Youtube ya da Periscope kanallarının yıllık 100 bin liralık lisans ücretlerini ödeyebileceklerini sanmıyorum. Yönetmelik kapsamından çıkmak için başka yöntemler geliştirmek zorundalar.

Journo'ya verdiği röportajda internet hukuku alanında uzman olan Prof. Dr. Yaman Akdeniz, yönetmeliğin bireysel yayıncılar dışında herkesi etkileyeceğini söylüyor.  Ona göre DW Türkçe, BBC Türkçe gibi haber kaynakları bu yönetmeliğin hedefindeki kuruluşlar. "Bu sistem yeni bir kontrol ve sansür mekanizması olacak. Ayrıca Netflix’i dünyada ilk engelleyen ülke olma ihtimalimiz yükseldi" diyor Prof. Akdeniz.  

Yönetmelik kapsamında haber siteleri de denetlenebilir mi? Türkiye'de hukuk yorumu konusundaki farklılıkları göz önüne alırsak hayır denetlenemez diyemeyiz. Bir bakmışsınız hiç olmaz dediğimiz şeyler olmaya başlar. Zaten BBC Türkçe de kuşkuya düşmüş olacak ki bu soruları eski ve yeni RTÜK üyelerine sormuş. Eski RTÜK üyesi Hamit Ersoy şunları söylemiş: "Haber siteleri üzerinden yapılan ve birkaç saat süren bir yayın da RTÜK denetimi kapsamına girer mi? Bu konularda muhtemelen kurul üyeleri arasında tartışmalar yaşanacaktır. İstişareler sonucunda 9 üyenin 5'i, 'Evet, süresinden bağımsız olarak yayıncılık faaliyetidir' derse yönetmelik kapsamında değerlendireceklerdir. Üst kurulda yapılacak tartışmalar ve paydaşlardan alınacak görüşler doğrultusunda somutlaşacaktır." İşin aslı bu ifadede saklı. RTÜK'ün 9 üyesinden 5'i ne derse o oluyor aslında, tabii onların da nesnel kararlar verdiklerini söylemek mümkün değil.   

Denetleneceği bariz olan kanallar ve platformlar

Yayımlanan yönetmelik okunduğunda tartışma götürmeyen şey, internet üzerinden yayın yapan platformlar ile radyo, televizyon kanallarının denetleneceğidir.  Örneğin DW Türkçe'nin yönetmeliği duyurduğu haberinde şu ifadeler kullanılıyor: "Buna göre internet üzerinden yayın yapan Netflix, BluTV, puhutv gibi televizyonların Türkiye’de yayınlarını sürdürebilmek için yayın lisansı ve yayın iletim yetkisi almaları gerekecek." Ne var bunda, onlar da lisans alıversinler denebilir. Alsınlar tabii, sorun yok da iş lisans almakla bitmiyor. Asıl mesele, bu platform ve kanallarda yayımlanan içeriğin de RTÜK yayın ilkeleri kapsamında değerlendirilecek oluşu. Netflix kullanıcısı olarak açıkçası RTÜK ilkeleri sıkı biçimde uygulanırsa hangi dizinin ceza almadan yayın yapabileceğini kestiremiyorum. Örneğin Dogs of Berlin'den dolayı ceza kesilir mi kestiremiyorum. 

RTÜK Başkanı: "Sorunun ceza ile çözüleceğine inanmıyoruz"

RTÜK başkanı Ebubekir Şahin, diziler için televizyonlara ceza verme taraftarı olmadıklarını ifade etmiş bir açıklamasında: "İstatistiki verilere göre, yoğun şiddet sahnelerinin bulunduğu diziler çok izleniyor, bir o kadar da çok şikayet alıyor. Çok izlenen dizilere çok fazla şikayet bildirimi geliyor. Çok izlenen dizi çok şikayet ediliyor. Anlaşılması zor bir durum...Sorunun cezayla çözüleceğine inanmıyoruz. Her gün bunlara ceza versek düzelir mi? Hayır. İnce bir çizgide gidiyoruz. Ceza verince sansürcü ceza vermeyince de kötü görüntülere tedbir almayan kurum oluyoruz." Geleneksel televizyon kanallarına dizler konusunda hoşgörülü davranan RTÜK'ün internet üzerinden yayın yapan televizyonlara da aynı hoşgörüyü gösterip göstermeyeceğini zaman gösterecek.   

600'den fazla yayın kuruluşu başvuru yapmış

RTÜK başkanı Ebubekir Şahin'in 3 Eylül'de twitter üzerinden yaptığı paylaşıma göre, NETFLIX, BLU TV, PUHU TV, TURKCELL, VODAFONE, DIGITURK, TİVİBU gibi yayıncıların da aralarında bulunduğu 600’ün üzerinde yayın kuruluşu lisans için RTÜK'e başvuru yapmış. RTÜK'ün web sayfasında, başvuru yaparak yayın lisansı alan televizyon, radyo ve internet kanallarının ayrı ayrı listeleri bulunuyor. 14.11.2025 tarihi itibarıyla; 44 televizyon kanalı, 22 radyo kanalı ve 48 İsteğe Bağlı İnternet Yayın Kuruluşu yayın lisansı almış görünüyor.

Asıl sorun, başvuru yapmayanlara ne olacağı? Yayımlanan yönetmeliğin 10. maddesine göre, lisans almadan yayın yapmaya devam eden internet radyo ve televizyonları tespit edildiği takdirde önce RTÜK sayfasından ilan edilecek ve başvuru yapması istenecek ve eğer yine başvuru yapmazlarsa erişimin engellenmesi yoluna gidilecek. Nitekim RTÜK'ün web sitesindeki DUYURULAR sayfasında tespit edilen sitelere çağrılar yapılıyor.

RTÜK internet alanını denetleyebilir mi?

RTÜK'ün kuruluş amacı, karasal ve uydu üzerinden yayın yapan ve kıt olan frekansları kullanan radyo ve televizyon yayıncılığı alanını düzenlemek ve denetlemekti. RTÜK kurulduğunda henüz internet yayıncılığı söz konusu değildi. Bugün geldiğimiz noktada RTÜK'ün mevcut personeli ve yapısıyla internet yayıncılığını da içerecek biçimde denetim yapabilmesi imkânsız görünüyor. RTÜK elbette lisans verecek ve lisans ücretlerini toplayacak, ancak denetim noktasında büyük olasılıkla şikayete dayalı denetimler yapacak. Tabii ne tür şikayetleri dikkate alacağı da geçmişteki kararlarından yola çıkılarak kolaylıkla tahmin edilebilir. Örneğin, 11 Nisan 2019 tarihli habere göre RTÜK, Ulusal Kanal'da Gülgün Feyman'ın sunduğu programda kullanılan ""Bunlar, camilerden başlayarak halkı, çocukları dini eğitime sokarak kul yetiştirmeye çalışıyorlar, teknolojiyi safsata bilimiyle mi üretecekler, din bilgisiyle mi üretecekler?" şeklindeki ifadeleri  eleştiri sınırları ötesinde İslam'ı aşağılayan, inanan insanları küçük düşüren, toplumda ayrımcılık yaratan sözler olarak değerlendirmiş ve kanala ceza vermiş. Belli ki RTÜK, eleştirel nitelikteki yayınları daha fazla merceğine alacak ve bu yayın kuruluşlarını baskı altında tutacak. 

Bakalım RTÜK ilk cezayı hangi internet yayın kuruluşuna verecek ve hangi yayın kuruluşlarını engelleyecek? 


   





25 Temmuz 2019 Perşembe

SATILIK HABER MESELESİNE İLİŞKİN BİR DEĞERLENDİRME

Journo medya sitesi 22 Temmuz 2019 tarihinde "Satılık haber: '50 liradan başlayan fiyatlarla isterseniz röportajınızı da yayımlatırız'" başlıklı, oldukça iddialı ve tartışmaya açık bir haber yayımladı

Tartışma yaratan haberde, ismi verilmeyen bir halkla ilişkiler ve danışmanlık şirketinin müşterilerine, haberlerini para karşılığı yayımlatma vaadinde bulunduğu ifade ediliyordu. Journo editörleri  teyit amaçlı olarak şirket yetkilisine de ulaşmışlar ve şirket yetkilisi daha da ileri giderek, "Röportaj da yayımlatabiliriz. hem soruları hem cevapları siz yazarsanız. Onlar da sanki sizinle röportaj yapılmış gibi yayımlarlar" demişti. Journo editörlerine twitter üzerinden gönderdiğim mesajda, halkla ilişkiler şirketinin adını vermelerinin daha doğru olacağını söyledim, ancak onlar şirketin adını reklam olmasın diye açıklamadıklarını ifade ettiler. Haberde de, "Reklamını yapmamak adına ismini gizlediğimiz" şeklinde bir ifade kullanmışlardı. Ancak ben böyle tartışmalı bir haberde kaynağı gizlemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Şirketin adı Distile, ki zaten T24 haberinde de şirket adı verilmişti   

Tartışma yaratan medya listesi

Journo'nun haberine göre, halkla ilişkiler ve danışmanlık şirketi müşterilerine bir e-posta göndermiş ve e-postaya 18 sayfalık bir liste eklemiş. Listede 909 medya sitesinin ismi bulunuyor. Listenin en başında "Haber siteleri yayın fiyat listesi" ibaresi var ve medya sitelerinin karşısında 50 TL'den başlayıp 4500 TL'ye kadar yükselen bir fiyat yelpazesi bulunuyor. Journo tam listeyi yayımlamak yerine fiyatı en yüksek görünen "İlk 20 haber sitesi" başlığı altında bir listeye yer verdi. Listede DHA, Mynet, ShiftDelete, Gazeteciler.com ve T24'ün de adı bulunuyor. Tam listeyi vermek yerine bu site isimleriyle yetindim çünkü bu dört medya sitesi Journo'nun haberine itiraz etti. (Bu arada, 18 sayfalık listenin tamamının bende bulunduğunu da belirteyim, ancak medya kuruluşlarını zan altında bırakmamak için yayımlanmasının doğru olmadığını düşünüyorum).

Journo haberine en sert tepkiyi T24 genel yayın yönetmeni Doğan Akın verdi. "Bir sen eksiktin Türkiye Gazeteciler Sendikası!" başlıklı yazısında Doğan Akın Journo'yu "Önünüze konanın ardına bakmadığınız bir gazetecilik olmaz" diyerek eleştirdi ve listeyi yayımlamadan önce kendilerine sormaları gerektiğini hatırlattı: "TGS'nin uzun süredir çeşitli gerekçelerle iletişimde olduğu T24, iş bu kirli iddiayı yayımlamaya gelince bir telefon mesafesindeki imkâna rağmen aranmıyor; yöneticilerine, çalışanlarına tek soru sorulmuyor. Bırakın para karşılığı haber yapmayı, yağmur gibi yağan şirket gezilerinde bedava ağırlanma davetlerini bile reddetmesine, bu türde tenezzül zaaflarının da gazeteciliği kirlettiğini defalarca yazarak örnekleriyle ilan etmesine, velhasıl bu tavrı bilinmesine rağmen T24'e soru sorulmuyor, açıklama istenmiyor." 

Demirören Haber Ajansı (DHA), Mynet ve ShiftDelete de para karşılığı haber yaptıkları iddiasını reddettiler. Mynet'ten yapılan açıklamada, medya sitesinin "herhangi bir PR şirketiyle söz konusu haberde iddia edildiği gibi bir ticari bağı/ilişkisi" bulunmadığı ifade edildi ve gazetecilik kuralları hatırlatıldı: "Gazeteciliğin en temel kuralı hiç kuşkusuz ki, haberin doğru olduğunun teyit edilmesi ve hiç kimseyi, grubu ya da toplumun belirli bir kısmını zan altında bırakmamasıdır."

Yayımlanmış listede ismi bulunan Gazeteciler.com medya sitesi genel yayın yönetmeni Hatice Kübra da bana attığı mesajda kendilerinin de habere itiraz ettiklerini belirtti ve 24 Temmuz 2019 tarihli yazısını paylaştı. Yazıda şu ifadeler kullanılıyor: "Yayınlanan siteler içerisinde para karşılığı 'haber satanlar' çıkabilir. Fakat Gazeteciler.com kurulduğu günden bu yana ne parayla haber satmış ne de böyle çirkin bir ilişkinin kıyısından köşesinden geçmiştir. Bu şekilde anılmayı bile zül addederiz. Bu zamana kadar kendi imklanlarımızla gazetecilik yapmaya gayret ettik, her türlü kirli para ilişkisinden uzak durduk hatta gazeteciliğini PR ilişkisine kurban edenleri de burada deşifre etmekten çekinmedik." 

Journo'nun cevabı ve özeleştirisi

Journo sitesi eleştiriler üzerine 24 Temmuz 2019 tarihinde bir açıklama yayımladı. "4 soruda 'satılık haber' meselesi ve özeleştirimiz" başlıklı bu açıklamada, "Hakkında bir iddia bulunan kişi ve kurumlara yayından önce görüşlerini sormamak, geleneksel gazetecilik ilkeleri açısından yanlış oldu" şeklinde özeleştiri yapılmakla beraber, haberdeki ana iddianın gerçek olduğunu savunan ifadeler kullanıldı: "Türkiye’de birçok şirket ücret karşılığı haber yayımlatmayı vadetmeye devam ediyor. Bu hem medya, hem de genel olarak iletişim sektöründe hemen herkesin bildiği bir sorun. Üstelik 'Bu bir ilândır' ibaresi olmadan, yani okurdan söz konusu para ilişkisi gizlenerek yayın yapılmasını savunan yayıncılar da var. Bu örnekte olduğu gibi elimize belge geçtikçe bu araştırmayı derinleştireceğiz." Durum gerçekten de Journo'nun sözünü ettiği kadar kötü olabilir ve para karşılığı haber yayımlayan medya siteleri bulunabilir, ancak gazeteciliğin bir başka evrensel kuralı da teyit edilmemiş iddialarla kişi ya da kurumların zan altında bırakılmaması gerektiğidir.

Journo'nun bu cevabını da eleştiren T24 yazısında, "İlk haberinde şirketin ismini gizleyen Journo, açıklamasında da 'ücret karşılığı içerik yaptıran yayınları teyit ettiklerini' duyurdu, ancak bu kez de kastettiği yayın kuruluşlarının adını vermedi" denilmektedir. 

Halkla ilişkiler şirketinin açıklaması

Journo haberinin yayımlanmasından 2 gün sonra Distile Genel Müdürü Kadir Özpınar T24 genel yayın yönetmeni Doğan Akın'a bir e-posta göndererek özür diledi. E-postada, "Talihsiz şekilde müşterileri tıklamaya yönelterek yazılmış e-posta başlığı ve bizimle iletişime geçme konusunda cesaretlendirme adına üretilmiş cüretkar e-posta içeriği konusunda sizden açıkça özür dilerim, bu konuda hakkınızı vermem gerekir, mesleğinize saygısızlık eden bir dil kullanılmıştır. T24 üzerinde kesinlikle doğrudan bir tanıdığımız, bir irtibatımız yoktur” denilmekte. T24'te tam metni yayımlanan e-posta incelendiğinde, şirketin müşteriler adına haber bülteni servisi yaptığı, müşterilerine kesin yayımlanma güvencesi vermediği, servis bedeli olarak değişen ücretler talep ettiğinin ifade edildiği görülmektedir. 

Halkla ilişkiler şirketinin web sitesinde de bir "kamuoyuna duyuru" metni yayımlandı, T24'e gönderilen e-postadaki ifadeler tekrarlandı.  

18 sayfalık uzun listeye bakarken  gazetecilikteki etik duruşuna güvendiğim bir gazetecinin yönetici olduğu gazetenin de ismini görünce kendisine sosyal medya üzerinden yazdım ve "paralı haber yayımlattığı iddia edilen bir halkla ilişkiler şirketinin listesinde gazetenizin de adı var" dedim. Bana, "elbette böyle bir şey olamaz" dedi ve halkla ilişkiler şirketinin adını ilk defa duyduğunu söyledi. İlk haberde yayımlanan listede gazetenin adı görünmediği için haberdar olması da mümkün değildi.

Ben de Distile halkla ilişkiler şirketinin sayfasındaki telefon numarasını aramaya karar verdim. Önce telefon açılmadı, ancak bir süre sonra geri dönüş yapıldı. Arayan Genel Müdür Kadir Özpınar'dı. Kendimi tanıttım ve Journo haberi konusunda bazı sorularım olduğunu söyledim. Açıkçası hiç beklemediğim biçimde ayrıntılı cevaplar verdi. Haberde iddia edildiği gibi paralı haber yayımlatmadıklarını, zaten böyle bir şeyin de doğru olmadığını ifade etti. "Gönderdiğiniz basın bültenlerini haber yapan medya sitelerine ödeme yapıyor musunuz" diye sordum, "Kesinlikle ödeme yapmıyoruz, listedeki fiyatlar bizim talep ettiğimiz  hizmet bedelleridir" dedi, ki bu zaten kamuoyuna duyuru metninde de var. 

Eğer yazmazsam, şirketler ya da kişiler hakkında olumsuz haberler yaparak bunları silmek için yüksek miktarda ücret talep eden medya siteleri hakkında bilgi verebileceğini söyledi, "Aman kalsın, yazamayacağım ve kanıtlayamayacağım bilgiyi öğrenmek istemem" dedim. Bu da ayrıca araştırılması gereken bir konu. Eğer gerçekten de haber sitesini şantaj amaçlı kullanan gazeteciler varsa bunlar da deşifre edilmeli elbette.

Sonuç olarak, gazetecilik etiği meselelerine özel önem veren Journo'nun böylesi bir tartışmanın öznesi haline gelmemesi gerekirdi. Bir gazetecilik akademisyeni olarak daha önce Journo'ya yazı da yazdım, etik açıdan tartışmalı haberlerde görüş de verdim. Üstelik bir haberde reklam formatına bürünmüş haberleri eleştirdim

Journo'nun haberi etik açıdan neden sorunlu?

Birincisi, para karşılığı haber yayımlattığını iddia ettiği halkla ilişkiler şirketinin ismini gizledi. Her ne kadar "şirketin reklamını yapmak istemedikleri" şeklinde bir argüman kullansalar da böylesine ciddi bir iddiaya dayalı haber yapıyorsanız reklam olup olmadığına bakmaz, iddia sahibini yazarsınız.  

İkincisi, listenin tamamını yayımlamak yerine en yüksek ücret talep eden ilk 20 medya şirketi diyerek bir liste yayımladı. Böylece bu medya kuruluşları bir anlamda cezalandırılmış oldu. 

Üçüncüsü,  haberde isimlerini açıkladığı medya kuruluşlarına sorma gereği duymadı. Oysa suçlanan kişiye/kuruma cevap hakkı tanımak temel bir gazetecilik kuralı/ilkesidir.

Dördüncüsü, araştırmacı gazetecilik süreçleri açısından bakıldığında haberi yayımlamakta aceleci davrandı ve yeterince sorgulama, teyit yapmadan haberi yayımladı. Oysa eğer iddia edildiği gibi başka halkla ilişkiler şirketleri de bu türden fiyatlar talep ediyorduysa onlar da habere dahil edilebilir, iyi bir araştırmacı gazetecilik yapılabilirdi. 



   

8 Şubat 2019 Cuma

GAZETECİLİK ETİĞİ: HABER İÇİN PARA ÖDEMEK

Hürriyet gazetesinde Ayşe Arman'ın bazı röportajlarını para karşılığı yaptığına ilişkin iddialar ortaya saçılınca epey tartışma çıkmıştı. Hatta ben de News Lab Turkey için "Reklam İçerikli Röportaj Meselesi" başlıklı bir yazı yazdım. O yazıda Hürriyet'in iddialara cevabına da yer verdim. Hürriyet'in 22 Kasım 2018 tarihli açıklamasında şu ifadeler dikkat çekiciydi: "Proje yönetimi kapsamında paydaş sıfatıyla pek çok kurumla reklam işbirliği yapan Hürriyet Gazetesi, ‘haber değeri’ anlayışından ödün vermeden bu işbirliklerini haber içeriği olarak da kamuoyuna ulaştırmaktadır. Özellikle yazarların katılımı ile gerçekleştirilen bu tip çalışmalarda, projeyi gerçekleştiren kurum ile gazetemiz arasındaki reklam anlaşması haricinde gazetecileri bağlayan herhangi bir ticari işbirliği söz konusu olmamıştır. Dolayısıyla gazetemiz yazarlarının da herhangi bir proje komisyonu ile çalışması mevzu bahis değildir."  

Suçlamaların odağındaki gazeteci Ayşe Arman da köşe yazısında kendisini şöyle savunuyordu: "Evet, markalarla işbirliği yapılmıştır. Sadece bizde değil, tüm dünyada projeler geliştiriliyor. Üstelik sadece ben değil, pek çok yazar dahil olmuştur. Her şey kurumun bilgisi dahilinde gerçekleşmiştir ve Hürriyet’in işidir."

Hürriyet'in açıklaması üzerine Sabah'ta Hıncal Uluç haklı olarak şu tespiti yapmıştı: "Yani, ticari şirketlerle reklam işbirliği yapıyor, 'Haber içeriği olarak ve yazarların katılımı ile' kamuoyuna ulaştırıyorsunuz, bunun karşılığı reklam parası alıyorsunuz. Doğru mu anlıyorum?.. O zaman bu açıklama bazı Hürriyet yazarlarının, 'Paralı reklam yazıları' yazdıklarını kabul etmek değil midir?"

Faturalandırılmış haberler

Gazetecilikte etik meselesi bildiğiniz gibi akademik ilgi alanlarımın başında geliyor. Ne zaman gazetecilik etiğine aykırı bir uygulama söz konusu olsa, karşı çıkmaya, yanlış olduğunu anlatmaya çabalıyorum. Geçenlerde bir haber ajansında çalışan bir gazeteciyle sohbet ederken açıkçası duyduklarıma inanamadım. Gazeteci arkadaşın söylediğine göre, Türkiye'deki haber ajansları uzunca bir süredir şirketlerle haber amaçlı abonelik anlaşmaları yapıyorlar, bu anlaşmalar karşılığı ürettikleri haberleri servis ediyorlar. Yani daha açık bir deyişle, faturalandırılmış haberler yapıyorlar. Bir dakika dedim, bu söylediklerinin kanıtı var mı? Kanıt çok dedi bana, eğer doğru yere bakarsan? 

Yıl 2012. Hürriyet gazetesinde yayımlanan şu habere bakalım. Anadolu Ajansı'nın yeni uygulamasını konu alan haberde şu ifadeler yer alıyor: "Geçtiğimiz aylarda şirketlerin medya ile ilişkilerini düzenleyen PR şirketlerine bilgilendirme yazısı gönderen A.A., şirketler bülteninin 1 Ocak 2012 tarihinden itibaren ücretli olarak yayın hayatına devam edeceğini belirtmişti. Yazıda, bültene abone olmayan şirketlerin ulusal ekonomiyi ilgilendirmeyen haberleri dışındaki diğer bültenlerinin yayına konulmayacağının  altı çizilmişti. Yeni yılla birlikte bu uygulama da hayata geçti. Artık şirketleri ile ilgili haberleri ilgili bültende yayınlatmak isteyen şirketler bunun parasını ödemek zorunda olacak... Konu ile ilgili olarak hurriyet.com.tr'ye bir açıklama yapan, Anadolu Ajansı İstanbul Bölge Müdürü Mustafa Ekici, yeni uygulamanın 'parayı verip haberi yaptıralım' şeklinde algılanmaması gereğine dikkat çekti. Anadolu Ajansı'nın en başından beri PR ve reklam amaçlı haberlere uzak durduğuna işaret eden Ekici, şunları anlattı: 'Fakat Türkiye ekonomisi gelişiyor, bununla birlikte markalar da büyüyüp yükseliyor. Karşılığında PR ve iletişim ihtiyacı bizim üzerimizde baskı yaratıyor. Biz bunu bir miktar düzene oturtalım istedik. Haber dili çok reklam olan şirketlerin haberlerini abone olsalar da yayınlamayacağız. Ancak bültene abone olmayan şirketlerin haberlerini de girmeyeceğiz."

Etik açıdan sorunlu habercilik pratiği

Yani, yukarıdaki haberden de anlaşılacağı gibi, Anadolu Ajansı 2012 yılından itibaren şirketlerle haber anlaşmaları yapmaya başlamış. Kanıt var mı derseniz, şu sayfada Anadolu Ajansı'nın anlaşmalı olduğu 250'ye yakın şirketi görebilirsiniz. Üşenmezseniz ajansın geçtiği şirket haberlerine de bakabilirsiniz. 

Anadolu Ajansı'nın uygulamaya koyduğu bu pratiğe ilk eleştiri Habertürk yazarı Yavuz Semerci'den gelmiş: "Parayla haber yaptırmak mümkün mü? Ya da para karşılığı bir bülteni haberleştirerek abonelere servis yapmak?" şeklinde sorularla başlayan yazısında Semerci uygulamanın yanlışlığına dikkat çekmiş: "AA yönetimi bu işe elbette iyi niyetle girmiştir. Kaynaklarını artırmayı amaçlamış olabilir. Ancak internet, gazete, televizyon veya radyo yöneticileri de 'Haberinizi yayınlamak için bize de para vereceksiniz' derse ne olacak? Bence konuyu Gazeteciler Cemiyeti ve meslek kuruluşları incelemeli. Parayla haber servisi yaptırmak etik mi değil mi? Bu uygulama halkın haber alma özgürlüğünü engeller mi? Bu uygulama AA'nın ekonomi haberlerini yapan arkadaşları muhabirlikten çıkarıp sadece bir halkla ilişkiler uzmanı haline getirmez mi?"

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti de, "“Gazeteci, mesleğini, reklamcılıkla, halkla ilişkilerle ve propagandacılıkla karıştıramaz. İlan-reklam kaynaklarından herhangi bir telkin, tavsiye alamaz, maddi çıkar sağlayamaz” şeklindeki ilkesini hatırlatan bir açıklama yaptı.

Abone ol, haberinizi yapalım 

Yurt içinde 145, yurt dışında 55 bürosu olan İhlas Haber Ajansı'nın (İHA) sayfasında yer alan Bülten Servisi ile ilgili açıklamaya bakalım: "İHA'nın yeni hizmeti  'Bülten Servisi' ile  şirketler, 2.000'den fazla abonenin yer aldığı bu platformu kullanarak, tüm medyaya daha sistematik ve daha yaygın bir şekilde ulaşmak için yeni bir fırsat yakalamış olacaklar. Şirketler haber değeri taşıyan açıklamalarını, etkinliklerini.. tüm  medyaya daha kolay ulaştırma imkanı bulabilecekler. İhlas Haber Ajansı, abone olan şirketlerin bültenlerini habercilik normlarına ve formatlarına uygun  editoryal düzenleme yaparak kategorik olarak servis edecektir." 

Yani diyor ki, bize abone olursanız tüm açıklamalarınızı, etkinliklerinizi haber haline getiririz. İyi güzel, peki ya abone olmazlarsa? Haber ayrıcalığından yararlanamamanın dışında daha olumsuz bir sonuç mümkün müdür? 

2017 yılında yayımlanan şu haberdeki iddiaya göre, AK Partili Kağıthane Belediyesi medyaya İHA'yı suçlayan bir açıklama geçiyor. Açıklamaya göre, 2013-2016 yılları arasında İHA ile çalışan Belediye 2017 başında sözleşmesini yenilememiş, bunun üzerine ajans da Belediye ile ilgili kasıtlı haberler yapmaya başlamış. Yani belediye diyor ki, abone olsaydık bu haberler yayımlanmayacaktı. Bu mümkün mü? Bilemem. Yalnız, belediyenin şikayet ettiği habere bakalım. "Kağıthane'de hafriyat terörü devam ediyor" başlıklı haber kaçak hafriyatı ve belediyenin ilgisizliğini konu alıyor. Görüntü de var. Yani haberin doğru olma ihtimali yüksek. Üstelik çevreyi de ilgilendiriyor, yani kamu yararı da söz konusu. Açıkçası yayımlanmasında kamu yararı bulunan bir haberin şantaj olarak nitelenmesi bana daha ürkütücü geldi. Medyada bu türden haberleri göremiyorsak bunun nedeni yapılan anlaşmalar olmasın?

Farklı gelir modelleri...

Türkiye'deki haber ajanslarının en büyük sıkıntısı, ürettikleri haberlere ödeme yaparak kullanacak haber sitelerinin azlığı. Anadolu Ajansı bildiğim kadarıyla haber hırsızlıklarıyla mücadele etmeye çabalıyor, ama haber hırsızlığını engelleyebilmek neredeyse imkânsız. Haliyle ajanslar da farklı gelir modelleri deniyorlar. Ancak gelir modellerinin etik tartışmalara kapı açmaması, haberciliği tartışmalı hale getirmemesi lazım.

Gazetecilik alanı tartışmalı sorunlarla dolu. İşte örneğin gazeteci tarafsız olmalı mı yoksa bu mümkün değil mi; gizli kaynakları her koşulda korumalı mı; bir şirketin düzenlediği bedava geziye katılmalı mı gibi çok sayıda tartışmalı konu var. Ancak tartışılmayan, tartışılmaması gereken konular da var. Örneğin gazetecinin doğruluktan ayrılmaması gerektiği konusunda bir tartışma yok; asparagas haberden uzak durması gerektiği konusunda bir tartışma yok; haberle reklamı karıştırmaması gerektiği konusunda bir tartışma yok. Olmamalı da. Açıkçası haber ajanslarının para karşılığı şirketlerin haberlerini yapmaları ve bu yaptıkları haberleri abonelerine servis etmeleri izah edilebilir gibi değil. Nasıl meşrulaştırmaya çalışırlarsa çalışsınlar, gazetecilik pratiğine akçeli ilişkiler asla bulaşmamalı. Haber/röportaj karşılığı kaynaktan para almakla, haber/röportaj karşılığı şirketleri abone yapmak arasında hiçbir fark göremiyorum. Eğer yapılan iş advertorial (reklam-haber) kapsamında ise üretilen her içeriğin bu şekilde adlandırılması lazım. Okur da neye maruz kaldığını bilmeli.





SANSÜR YASASI OLARAK ADLANDIRILAN TCK 217/A'DAN ETKİLENEN GAZETECİ SAYISI GİDEREK ARTIYOR

Süleyman İrvan 13 Ekim 2022 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan “ Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ” isim...